11.09.2014 21:00:20
0 Yorum

Mehmet Şener
12 Eylül...

 

O sabah kalktığımızda düdük çalıyordu, her taraf yeşile bürünmüş bütün renkler haki’ye çalıyordu.

 

Sokak başını asker tutmuştu...

 

Radyoda Hasan Mutlucan’ın sesi, fonda ay-yıldızlı bayrak salınıyordu...

 

Copu vardı, lakin açıkça belliydi ki; polis mahzun ve mahcuptu...

 

Komuta askerdeydi...

 

O gün 12 Eylül 1980’di...

 

Bizim kuşak ilk kez askeri darbeyle karşılaşıyordu.

 

Heyecanlıydık...

 

Oyun sandık, macera belledik...

 

Meğerse yeşile çalan ve çocukluğumun sembolü olan o haki renk hiç de sevimli değilmiş.

 

Sokak başında zaptiye, evlerde tükenmek bilmeyen bir korku...

 

O gün anladım, bu düdük hiç de hayra alamet değil...

 

Silahımız yoktu, yasak yayın da bulunmuyordu evimizde ama buna rağmen didik didik arandı dört bir yan...

 

Şayet başçavuş zalim biri olsaydı, resimli deniz atlasımdan kim bilir nasıl bir örgüt bağlantısı kurardı...

 

Siyah beyaz ekranda cümbüş vardı.

 

"Netekim Paşa" marş eşliğinde nutuk irat ediyordu!

 

Üniversiteli gençlerin yüzleri sapsarı, memurlar şaşkındı...

 

Esnaf, " çok şükür" diyordu. "Terör bitti, ordu yönetime el koydu."

 

Bizim evde sevinç yoktu ama kimse de Netekim Paşa’ya sövmüyordu...

 

Babam; "İnşallah kardeş kanı akmaz" derken, astım hastası anam, "iyi de madem bu iş bu kadar basitti illa da ihtilal mi olması gerekirdi" diye sızlanıyordu.

 

İşte o zaman anladım; demek ki ihtilal hiç de iyi bi şey değilmiş...

 

Çünkü benim anam, ümmetin hayrına iyi olan bi şeye kötü demezdi...

 

O gün 12 Eylül’dü...

 

Radyo susmak bilmiyordu...

 

Ya Hasan Mutlucan türkü söylüyordu, ya da Netekim Paşa nutuk irat ediyordu!

 

Anlamıştım, asker o düdüğü çalmakla aynı zamanda ihtilal yapmıştı!

 

İyi de ihtilal ne demekti?

 

Bizimkiler 27 Mayıs’tan şerbetliydiler...

 

O sebeple herkesin yüreği ağzındaydı; ya Erbakan’ı, Demirel’i, Ecevit’i, Türkeş’i asarlarsa...

 

Babam çok endişeliydi; ya Necmettin Erbakan’a bi şey olursa...

 

İlk kez o sırada fark ettim bizim evde, Ecevit’in, Demirel’in ya da Türkeş’in çok da bir değeri yoktu.

 

Varsa yoksa Erbakan...

 

Dışarıda asker, içeride korku hâkimdi...

 

Askeri rütbeleri bilmiyordum ama benim için kıdemli başçavuş demek, krala denk bir şeydi. Çünkü bizim Mahallenin komutanı bir baş çavuştu.

 

Mahallemizdeki "Kurtçu" öğretmenleri götürmüşlerdi.

 

Bizim oralarda Komünist yoktu, o sebeple hiç bir zaman "Komünistler Moskova’ya" diye bağırmamıştık.

 

En azılı solcumuz, Ecevit’i destekliyordu. Ki, o da sonradan MSP’li olmuştu!

 

Tamam anlıyordum Komünistler tehlikeli kimseler ama etrafımda bir tane yoktu ki tanıyayım...

 

İnsan mı yiyorlar, insan mı boğuyorlar...

 

Pencerenin önüne çıktım ve dışarıya baktım. Etraf öyle sessizdi ve insanlar öyle umutsuzdu ki korktum; sokakta devriye gezen askerle göz göze gelmek istemedim...

 

O gün bizim evde ne kadar Tercüman gazetesi ve Risale-i Nur kitabı varsa hepsi bodrum katında yakıldı...

 

Silahımız ve bombamız yoktu ama babam, Erbakan taraftarlığı nedeni ile potansiyel bir suçluydu!

 

İspirli mahalle muhtarı korku salıp duruyordu:

 

“Allah vere de kimse seni ihbar etmemiş ola”

 

Neyse ki kimse babamı ihbar etmemişti, İspirli muhtar da satmamıştı babamı...

 

Ama görüyordum Faruk amcanın oğluna kelepçe takıp götürüyorlardı...

 

Tek suçu: "Kurtçu olmak"tı!

 

Bizim mahalle MSP’nin arka bahçesi gibiydi, eski solcular bile MSP’liydi!

 

Kurtçular azınlıktaydı!

 

Faruk amcanın oğluna kelepçe takılıp polis aracına bindirildiğinde yüreğim cız etmişti. Çünkü o bir öğretmendi ve bize hep güzel şeyler öğretiyordu.

 

Yani o katil olamazdı...

 

Televizyon ekranında yüzü asık beş adam vardı.

 

Onlar için "Konsey Üyesi" deniliyordu.

 

Başlarında Kenan Paşa, arkasında dört sevimsiz adam...

 

Anlamıştım ihtilal dedikleri bu işte...

 

27 Mayıs’tan farklı olarak...

 

Erbakan’ı, Türkeş’i, Demirel’i, Ecevit’i asmadılar belki...

 

Fakat yaşını büyütüp öyle civanları ipe gönderdiler ki o gün bugün ne zaman haki renk görsem hep irkilirim; yoksa ihtilâl mi oldu?

 

12 Eylül 1980’di...

 

Bizim mahalle haki renge bürünmüştü!

 

Mahallenin öbür ucunda bir düdük çaldı mı bütün bir mahalle hizaya girerdi!

 

Asker anarşiyi bitirmişti!

 

Bugün sövüp duranlara aldırış etmeyin o gün için Netekim Paşa adam akıllı bir kahramandı!

 

Çünkü o gün 12 Eylül 1980’di...

 

Televizyonda Hasan Mutlucan, mahallede haki renk hâkimdi...


Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları
SON HABERLER
YAZARLAR
erzurumgundem.com
HASANSOFT Haber Sistemi